Besiktasforum.NET

Geri git   Beşiktaş Forum ( 1903 - 2008 ) Taraftarın Sesi !. > Taraftar > Marşlar > Popüler
Ana Sayfa Oyun Alanı Forum Kuralları Resim Albümleri Sosyal Gruplar XML RSS


Diğer forumların takip ettiği tek forum, Besiktasforum.NET
Cevapla
 
LinkBack Seçenekler Stil
Alt 09-12-2006, 01:05   #31
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 113
Tecrübe Puanı: 3 zibidikartal is on a distinguished road

Portakallı ördek

Sarışın, mavi gözlü, mat bakışlı bir dostumuz vardı. Beraber olduğumuz süre içeresinde çok güzel günlerimiz de oldu, kederli anlarımız da. Sonra terk-i diyar eyledi. Dostluğumuz sürer gibi olduğundan bağlantıyı kesmemiştik. İyi haberlerini aldığımızda seviniyorduk. Hasta çocuklara yardım ettiğinden dolayı da değerini ikiye katlamıştı gözümüzde. Sonra... Sonra aradan yıllar geçti... Bir gün bir haber geldi Beşiktaş'a. Sarışın dostumuz bizden uzak ellerde yanlışa düşmüş, Kokain diye bir dilberle geziyormuş. Abayı yakmış anlayacağınız. Vaziyet ve hal iyice sarpa sarınca mahkemelik bile olmuş ülkesinde. Üzülmüştük, şaşırmıştık. Hatta kahrolmuştuk... Oysa kendi vatanının sportif liderliğine oynuyordu. Kariyer yapacaktı, ama yapamadı.. Velhasıl ülkesinde iş yapamadığından aramıza dönmek istedi. Beni alın diye yalvarıyordu gözleri. Dostluğumuza ihtiyacı vardı. Bizden başka herkes tavır aldı bu sarışın dostumuza. Bütün yazıcılar ferman yazdılar, istemezuk dediler.. Hatta Başkan sıfatlı bir büyüğümüz ise, "Bırakın olduğum yeri bu ülkeden içeri bile sokmam" buyurdular. Lakin... Bizim okyanuslar kadar geniş gönlümüz vardı. Bir merhabaya, bin takla atardık. Merhamete ihanet etmezdik. Laf aramızda yedi düveli aşmış şanımız da bundandır. Türk insanının, ananesine ve ona hürmetine yakışanı yaptık. Ahde vefa.. Onu hayata bağlamalıydık. Bütün ülke karşımızda olsa da ona sahip çıkmalıydık. Çıktık da. Bir keresinde Kadıköy'e gezmeye gitmiştik. Ortalık iyice kalabalıktı. O kargaşada moralini bozmak istediler. Önüne, geçmişini hatırlatacak ufacık "beyaz" paketler attılar. Yerin dibine soktular..

HORLAMAYI KES ARTIK!
Sırtını sıvazlayıp, aldırma diyen yine bizdik.. Vücudumuzun en belirgin yerindeki bu yara bir türlü kabuk bağlamıyordu. Çünkü birileri birilerini "kaşıyıcı" olarak tutmuştu. Her hafta içi gittiği mahkeme, yaşadığı her başarısız sonuçtan sonra yüzüne vuruluyordu. Oysa biz, bir insan kazanmanın her yolunu deniyorduk. Kazandık da... Onu, belli bir süre sonra başka bir ülkeye gönderdik. Orada, başarı haberlerini duydukça seviniyorduk. İyice kendine gelmişti. Eski halinden eser yoktu. Bir arar diye bekledik ama nafile.. Varsın aramasındı.. Biz ona hayat vermiştik ya.. Lakin bir haber daha geldi Beşiktaş'a. Dostumuz bizden habersiz Türkiye'ye gelmiş ama Kadıköy'den bu yana geçmem diyormuş. Ona kucak açanlara, onu hayata bağlayanlara değil de; "Değil bulunduğum yere, bu ülkeden içeri sokmam" buyuranlara teşekkür ediyormuş. Ona dalga geçer gibi ufak "beyaz" paket atanlarla sıkı fıkıymış. İşin en garibi bizim yanımızdayken ona kin kusanlar, son Kadıköy seyr-ü seferinde, lale bahçelerinde dolaşır olmuşlar. Ohh! Ne âlâ memleket.. Bizdeyken at sineği, onlarda portakallı ördek.. Sonra gaipten bir ses işittim.. Eşim başıma dikilmiş "Horlamayı kes" diye çırpınıyordu. Uyandım.. Ama lütfen siz de uyanın sevgili Beşiktaş camiası.. Geçen hafta Abdi İpekçi'de yaşanan olaylar, Akatlar'da yaşansaydı Beşiktaş sahası kaç sene kapatılırdı. Belki Akatlar, yıkım cezası bile alırdı. Katil, çete, hapçı hakaretlerinden sonra ne damga yerdik kimbilir? İşte bunları düşünürken dalmışım da, yukarıdaki rüyayı görmüşüm.. Rüyamda, Aziz bir adam vardı. Sanki Abdi İpekçi'deki...
----------------------------------------------------------------

Nabza şerbet apoletleri!

06 Nisan 2005

Uzun koşu programının iki numaralı seri başı, tuttuğu takımın maçını yorumlarken Effa'nın haklı avukatlığına soyunmuştu. Hemen akabinde Adem Dursun'un canlı telefon bağlantısındaki isyan dolu haykırışlarını gönülden destekledik. Yorumcumuz C.Çakır'ın olaya popülist yaklaşmasını, Sakarya'nın 2 ve 7 numarasının olayları provake etmesini anlattı, durdu. Haklıydı da.. Hatta ben de objektif açıdan bakarken olayın "play" tuşuna basıldığında kaleci Şenol'un ters tarafa bakarak olaydan habersiz ısındığını gördüm. Ve o kaleci Şenol'un bütün olayları görmüş gibi yan hakeme koşmasını da.. Olayın esas özetinde Effa tekme atmamıştı. M.Sert, tekme yemiş süsü vererek olaylara start vermişti. Adeta canı yanan yorumcumuz, A.Güçlülüğün tesirini hoşgörüsüne sığdırarak telefondaki Yılmaz Vural'a ılımlı ve mütevazı serzenişte bulunuyordu: "Aman Yılmaz, takımı küme düşüreyim deme ha!" 27 Şubat Pazar gününe, yani Beşiktaş- Sakarya maçına döndüğümüzde tekrar edilen suni penaltı düdükleri, taraftarı tahrik eden kaleci Şenol'u ve Carew'in hırs dolu isyanını nasıl yorumlamıştınız? "Filler gibi hem ağızdan, hem burundan fışkırtıyor." Evet sayın büyüğüm, İnönü Stadı'ndaki güvenliğin attığı kafa ile Yılmaz Vural'ın attığı yumruğun etik ve stat sınırları açısından ne farkı var? Neden Beşiktaş maçındaki gibi bas bas bağırmadınız, "Bu saha üç maç kapatılmalı" diye.. Sizin tuttuğunuz takımın maçında Sakaryalıları haklı olarak provakasyonla suçlarken, Beşiktaş maçında neden Sakarya saflarındaydınız? Maalesef, nabza şerbet apalotlerini bir türlü omuzlarınızdan atamıyorsunuz. Değişirsiniz diye beklediğim bu hafta da, yine hayal-i sükut var halinizde.. Aslında 400 bilmem kaç gün evveline gidip popülizmin hortladığı geceye dönmem lazım. 'Eh be Samsun' diyesim geliyor.. Samsun- Malatya maçından sonra "20 senedir futbolun içindeyim, evsahibi takımın bu kadar ezildiğini görmedim" diyen Ertuğrul kardeşime "1-4'lük maçı ne çabuk unuttunuz" diye sorasım geliyor. Bizim yüreğimiz yanarken neredeydin be Ertuğrul! Saçımızı başımızı yolarken, nerelerdeydiniz? Ve siz sayın başkan İsmail Uyanık.. Haksızlıklara isyan edip sahaya indiğinizde 400 küsür evvel gün Beşiktaş camiasının yaşadıklarını anlayabildiniz mi? Bilir misiniz ki, o gün yüzünden binlerce Beşiktaşlı paranoya halde geziyor. Bu ilahi tesadüf sonrası neler düşünürsünüz? Mesela "Keşke" der misiniz?
-----------------------------------------------------------------
Tuzak fısıltıları

12 Nisan 2005

Gökyüzünün mavi oluşundan mı, denizin gökyüzü gibi duruşundan mıdır bilmem! Delikanlı baharın ağır abi gibi geç gelişi mayışık haller kıldı üzerimde. O yüzden elim gitmez oldu kaleme, varmaz oldu düşüncelerim hayale. Lakin iştir aynası kişinin zaman, yazmak zamanıdır boş durmaya gelmez. Hele masa başlarını boş bırakmaya hiiiç gelmez. Yazacaklarım güldürüyor beni. Çünkü okuduklarım komik. Uyumaktayız toplumca ya da uyutuyorlar!. Kartal gözlerime ilk ilişen haber Efes-Panathinaikos maçının bedava oluşuydu. Millet akın akın Compela etmiş, Abdi İpekçi adeta iptal. İstanbul'- un her yerinden otobüsler kalkmış. İyi güzelde sayın büyüklerim yürürlüğe giren kanunlar belli takımlara göre mi hazırlanıyor? "Yöneticiler bedava bilet dağıtıyor" diye yırtınan spor yazarlarımız bulut muydular yoksa! Nereye kayboldular kimbilir!.. Kartal yüreğime dokunan ikinci asoşeytıt pires (!) makyajlı haber ise bizim kapalıdaymış meğer. Sözüm ona kavga çıkmış tribünde. Polisler gelmiş ayırmış. Sonra kavga çıkaranları dışarı atmışlar. Vay vay vay. "Belki doğrudur" diye düşünmekteyim. Çünkü biz bir ara Vatikan'a gittik, Papa'nın cenazesine.. O ara film kopmuş olabilir. Ama azıcık okşasam, çocuktular. Ben de çocukluklarına veriyorum. Bu arada güneş tam karşıma düşmüş. Hani akşam güneşi güzele vurur hesabı. Karnım da bir acıkmış ki sormayın. Ve bir şarkı düşmüş dilime "Karnımııız acıııktı biziiim Levent baba, bize yemek ısmarlasanaaa." Sahi yemek deyince sizin aklınıza ne gelir? Valla sizi bilmem ama benim aklıma rahmetli babam gelir. 15 günde bir bütün aileyi toplardı. "Herkes gayrısız gelecek" derdi. Gelmeyenler mi!!! Tuzak fısıltıları içimi ürpertir..
--------------------------------------------------------------------
Palavra Hükümdarları

16/04/2005

Debelenen timsahları gördüm.. "En büyük benim" dedikçe suya batmaktaydılar. Cebelleşen köpek balıkları bilirim.. Okyanuslar ötesinden kan damlasının şehvetine pike çekmekteydiler. Daniskasını ölçtüm, akbaba denen rezaletin.. Ölülerden, leşlerden medet umarken, ağızları sulanmaktaydı.. Ve ekmeğine ihanet edenleri, yalan kusanları, icazet alanları, peşkeş uğruna eyyam yapan ibrikçileri okudum..
Yüzüncü yılımıza dil, şampiyonluk kupasına el uzatanları yakaladım.. Elinizi de, dilinizi de çekin.. Yoksa söylemek zorunda kalacaksınız. Ahmet Dursun'un Kocaeli'ne attığı ofsayt golünden başka ne gösterebileceğinizi! O senenin derbi maçları hâlâ hatıramda da!!! Palavra hükümdarları, armamızın hemen üstündeki ikinci yıldızın haram olduğunu buyurmuşlar. Rahmetli Cenk Koray'ın kemiklerinin sızlamayacağını bilsem, ne yapacağımı biliyorum ama.. Yoksa armamızın üstündeki yıldızları ne yapayım.. O armanın içindeki yıldız, yeterince onurlandırıyor bizleri. Aslında derbinin yalnızca bir jilet markası olmadığını yazacaktım. Derbinin anlam özelliğine hürmeten, bazı olguların gözden geçirilmesini isteyecektim sayın büyüklerimden. Mesela, statların tekrar yarı yarıya olması.. Kulağa ne hoş geliyor değil mi? Ama yazamıyorum.
Çünkü, birilerinin gazı var. Bu; ne boru hattında gizli bir doğal gaz, ne de taksilerin bagajında saklı bir LPG.. Bu bir gastrit.. Ülsere dayalı, travmatolojik bir bulgu!!! Çekememezlikten mütevellit ihtiras kasırgaları.. Kendilerinin büyük, Beşiktaş'ın en büyük olduğunu, Asya kıtasının yazıcıları da çok iyi biliyor. Lakin..
Gözünü kırpmadan güneşe bakabilen tek canlıdır Kartal.. Tıpkı, muhteşem taraftarının sevgisi uğruna gözünü kırpmadan kendini feda edebileceği gibi.. O Kartal ki.. Sevdası uğruna çıkabileceği en yüksek doruklara çıkar, çıkar, çıkar.. Adeta tırmanır. Sonra.. İçindeki asaleti gökyüzüne, oradan tüm aleme yansıtır. Uğrunda ölmeyi düşünür. Ve düşünce, eylemi tetikler. Devasa kanatlarını hiç açmadan, kılını bile kıpırdatmadan, yerkürenin o eskimiş, o kanlı, o kirli ve bir o kadar da namert tabanına kendini bırakır. Ölüm kaçınılmazdır.. Ve ben ne Kartallar yaşadım.. Debelenenlere inat, cebelleşenlere inat, sevdası uğruna ölümle makara geçmekteydiler
-------------------------------------------------------------
Ah be Rıza!

22.04.2005

Bu bir başkaldırışın öyküsüdür.. İsyan dolu haykırışların destansı efektleri kazınmıştır belleklere.. Dost omuzbaşlarını, yumruğunun içine koyup da arkadan çelme takacaklarını bilerekten.. Öylece.. Sadece.. Gülerekten.. Arkasına bakmadan yürüyenleri anlatır. Ve yalınayak kor ateşler üzerine basanları söyler. "Susuz yaz" filminin kulaklarını çınlatırcasına susuzluğun belgeselini Saracoğlunda çekip kaptan Gusto'ya armağan ettik. Susuzluktan ölümün provasını yapanlar aç ve suzuz kalmanın esaretini dişimizde bir sancı gibi beklettiğimizin farkında değildiler. Onlarca fenalaşan oldu.. Ama yine de "gık"ımız çıkmadı. Gündem değiştirmenin kitabını yazan ultra profesyoneller, yine bir mağlubiyet sonrası klaslarını konuşturdular. Beşiktaş'a İnönü'de ezildiklerinde Emre'nin parmağını tartışanlar. G.Saray'a Sami Yen'de de yenildiklerinde Merdivenköy muhtarını konuşuyorlardı. Son Kadıköy seferindeki mağlubiyet kılıfı da ilginç, bir o kadar da enteresandı.. "Bizim stadımızda küfür yok" popülistliğine soyunanlar, şanlı Beşiktaş taraftarının stada girişini karşılayan koronun nasıl bağırdığını duymamışlar mıdır acaba? Açılan "Blow Job Clup" yazılı İngilizce pankartın ne anlama geldiğini bilmemişler midir acaba? Çok sevgili spor muhabirlerimiz uyumakta mıdırlar? Spor medyamız nerededir? Bursa taraftarının, Beşiktaş fobisi ve lobisi maçtan önceki hangi dakikalara tekamül etmekdedir lütfen araştırınız. Neden her şey Beşiktaş taraftarının üzerine atılır.. Bütün ülke takımlarının taraftarları, Beşiktaş tribünlerini benimserken, bu çekememezlik niyedir? "Taraftarımız yenildiği halde centilmence Beşiktaş'ı alkışladı" cümlesinin doğrusu, "Taraftarımız Daum'a inat, van Hooijdonk'u alkışladı" değil midir? Ekmek ve süte duyulan hasret, Rıza Efendi'de mi gizlidir? Ah be Rıza, gül de geç be Rıza Gül, o namert çölde de yetişecek be Rıza O pankart sana açılmadı ki be Rıza 20 milyon Rıza var bu camiada Onlara açıldı Ne olur kafana takma be Rıza Biz Pascal için zenci olduk Senin için de kapıcı oluruz be Rıza!
-------------------------------------------------------
Ben istemeden asla alamazsınız!

27/4/2005


Zamansız gelen ziyaretlerin en fetbazı, destursuz gecelerin en anlamsızı en madrabazıydı.. Ecel ismi verilen bu hayırsız, çatal yürekli bir gence takmıştı kafayı. Ölümle kol kola girmiş bu kanser bozuntusu, bu yiğit kardeşimizin lenflerine saldırıyordu. Amansız bir hastalığa yakalanan bu delikanlının, ayağına kadar gelen ecele bir çift kelamı vardı; "Ben istemeden, beni asla alamazsınız.." Ölümün karanlık suratına adeta tüküren, yaşamak sevincini asla yitirmeyen ve kanserin o cüzzamlı, o sinsi karakterine meydan okuyan bu kardeşimiz bir gerçeği daha ortaya çıkartıyordu. Yürek alır parayı.. Belki de Allah onu sevdiklerine bağışlamıştı. Ölüme karşı dimdik duruşu, tüm savaşların en görkemlisiydi.. Lakin bir savaştan çıkıp, başka bir savaşa gireceğini kim bilebilirdi ki? Zafer kutlamalarının en leylim zamanlarında, postacının eve getirdiği mektup ve onun içinden çıkan yazı savaşın başka bir cepheye kaydırıldığını gösteriyordu; "Sayın Haluk Yıldırım, kulübümüzle olan anlaşmanız feshedilmiştir. Kendinize kulüp bulunuz" cümleleri ahde vefanın anlam bütünlüğünü, gözlerinden akan iki çift damlaya teslim ediyordu. Oysa 10 seneye yakın hizmet ettiği camiadan bir teşekkür beklerdi. Yolları ayrılsa bile soğuk bir teşekkür kafi olabilirdi. Kanseri tokatlamanın keyfini yaşamadan, köşeye itilmenin filmini seyreden Haluk, onur savaşının ilk basamaklarını çıkıyordu. Senelerdir müessese takımlarının hegamonyasına tek başına dikilen Beşiktaş'la kesişti yolları Haluk'un.. Akatlar'daki ilk Ülker maçında onur mücadelesinin galip hali, salonu dolduran 4 bin Beşiktaş taraftarını kucaklarcasına açtığı kollarında gizliydi. Kadere ve terkedişmişliğe isyanın, çaresizliği kabul etmeyen haykırışların, Abdi İpekçi'deki son Ülker maçı bir ders niteliğindeydi. El Amin denilen basketbol sihirbazının skora itirazı, Haluk'un erken gelen ölüme itirazı gibiydi; "Ben istemeden bu maçı asla alamazsınız.." Bütün Ülker savunmasını darmadağın eden bu Pascal ruhlu adam, Haluk'a gönderilen o mektubun intikamını alıyordu. Basketbolda yıllarca yaşanan eziyet ve işkence, yani müessese kulüplerinin acımasız zulmü, elbet bir gün bitecektir. Nasıl ki Haluk kanser bitirimine avucunu yalatmıştır, Beşiktaş basketbol takımı da şampiyonluk mızrağını ligin en tepesine dikecektir.
-------------------------------------------------------------
SAMANLIK-SEYRANLIK VE MANSUR FORUTAN

İki gönül bir olunca samanlık seyran olur" cümlesini kuran ceddim Nostradamus'un büyük amcası mıydı yoksa! Seyrantepe'nin şu hali ancak iki kulüp başkanlarının gönül sahnelerinde mertçe tokalaşıp final yaptığında verimli olacaktır. Seyrantepe arazisinin seyranlık olması hepimizin arzusudur. Lakin; Seyranlığınla da samanlığınla da hiçbir şekilde ilgilenmediğimiz ve umursamadığımız halde bizi bu girdaba çekmeye çalışanlarda hepimizin korkusudur. Beşiktaş yönetiminin bu ikili çekişmeye neden müdahil olmadığını hince ve "Bilgiç"çe ortalığa atanlar şunu bilmelidir Beşiktaş'ın tapuya da, araziye de ihtiyacı yoooook. Çünkü onlardan bizde çok ! Seyrantepe muhabbetinden dolayı gerilen sinirleri yatıştırmak amaçlı düzenlenen bir zirve yaşadık. Bu zirveden bir kaç da karar çıktı. Yapılan anlaşmaya göre kupa finalinde G.Saray numaralıya, F.Bahçe'de kapalıya gidecekti. Buraya kadar beni ilgilendiren hiçbir şey yok. Ancaaak, Köşesinde "kapalı hep Fener'indi zaten" başlığıyla alınan karara nostaljik bir yorum yapan Mansur Forutan'ı okudum. Ara sıra okurumda zaten. Olayları "ti"ye alarak yazması hoşuma gider. Bahsettiğim yazısında ise yanlış tespitleri var. Doğru analizler yapmamış değil. Hepsi tartışılır. Anlatımında stratejik bir kırılma noktasına değinmiş. 2 Ekim 1994 tarihinde Galatasaray'a Samiyen'de yenildiğimiz 3-1'lik maçın endüstrileşme bölümünü şahane anlatmış. Keşke o maçtaki Kubilay Türkyılmaz, Rıza muhabbetine Bülent Yavuz'un nasıl penaltı çaldığını da anlatsaydı. Sonra Catering şirketlerinin kaşar ekmek meyva suyu tamek alaturkasına nasıl kara bulut gibi çöktüğünü anlatmış. O sıcacık fırın kokan kıymalı pideleri hatırladım. Bir pideyi üçe beşe bölerdik. Dumanı bile karnımızı acıktırırdı. Sonra kombineleşmeyi ve localaşmayı şöyle bir geçmiş. Yani para kazanmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen zihniyeti. Yani cefakar taraftar dışarı, paralı taraftar içeri mantığı. Yarı yarıya stadların vazgeçilmezlerinden olan karşılıklı beste çalışmalarına değinmiş. Bize arabacılar diye takılanlara "arabanın tanesi bugün üç milyon" deyip krikosunu da hediye ederdik. "Sakın küfür etmeyin, edeni dışarı atarım" sözlerini sarfeden başkomserin bu tatlı tehdidi karşısında Avanak Avni'nin ıfıl tıfıl, aga nagi lugatlarına besteyi yapıştırıp "Anlayan anlar" dediğimizde komserin kahkahası hala kulaklarımdadır. Yalnııız! Birkaç yerde ufak bir yerde de büyük hata yapmış Sayın Forutan. Başlık tam anlamıyla sınıfta kalmış. Beşiktaş'ın ve Beşiktaş taraftarının olduğu bir ortamda kapalıdan bizim diye bahsetmek biraz garip kaçmıyor mu ? Garibime gitti de...
-------------------------------------------------------------
05-05-2005

BESİKTASLI BABA

Beşiktaşlı 'Baba'

Girilmez yazılı tabelanın tam altındaydı. Ameliyathane-nin o çirkin yüzlü kapısı o ana kadar ona hiç bu kadar soysuz gelmemişti. Başını iki küçük elinin arasına almış, oracığa çömelivermişti. Gözlerinden akan yaşlar Kızılırmak'ın deli suları gibiydi. Varsın aksındı. Hatta hiç durmasındı. Ama doktor amca müjdeli haberi bir an evvel versindi. "Baban kurtuldu" desindi. 11 yaşındaki o gencecik yüreği şimdi bir ayrı çarpıyordu. Çaresizlik durağında beklemek onu bir hayli yıpratmıştı. Şöyle bir ayağa kalkar oldu. Acıktığını hissetmişti. Ellerine baktı... Kan içindeydi. Üzerinde babasının ona 100. yılda aldığı nostalji formalarından vardı. O günü hiç unutamıyordu. Babası iş çıkışı "store"a uğramış, akşam yemeğinde ona sürpriz yapmıştı. Heyecandan sabaha kadar formayla dolaşmış, hiç uyumamıştı. Ya şimdi! Babası azraille çatışıyordu. Üstündeki formanın armasını öptü, gözlerini kapadı, ağzından iki üç kelime döküldü: "Seninle ağladık, senle güldük biz..." Sonra bir duygu sağanağı patladı. Bir türlü gözlerine dolan yaşlara hakim olamıyordu. Formasının alt kısmıyla gözlerini sildi. "Ne vardı sanki balkona çıkacak" diye kendi kendine hayıflandı. Fenerbahçe maçının atmosferinden etkilenmişti babası... Konya maçından sonra eve geldiğinde şampiyon oldukları sene diktirdiği bayrağı sandıktan çıkarmış, bir güzel ütülemişti. Bayrağı caddeye asacaktı. Ama ip eksikti. Onu da ertesi gün işten gelirken alacaktı. Bu işleri iyi biliyordu. 1982 şampiyonluğunda İstanbul'u bayrak delisi yapmışlardı. Antrenmanlıydı. İpi alıp geldiğinde bir yandan çocuğu ile konuşuyor, maaşını aldığında 1 numaralı Pancu formasını alacağını taahhüt ediyordu. İşte o anda balkonun en bakımsız ve çürük yeri çökmüştü. Babası gözü önünde Beşiktaş bayrağıyla aşağı düşüyordu. Bayrağın balkon demirlerine takılması düşüş hızını kesmişti. Hastaneye nasıl gelmişlerdi hatırlamıyordu. Birden irkildi. Babası hâlâ çatışıyor muydu azraille? Doktor hâlâ neden "müjde" dememişti? Babası da annesi gibi onu terk mi edecekti? Hüzünler hiç bitmez miydi? Ve kapı açıldı... Doktor karşısında dimdik duran çocuğa ağlamaklı bir sesle ancak "Kimin kimsen yok mu?" diyebildi. "Kurtaramadık" diyememişti bile. Avucunda doktorluğuna lanet edercesine sıktığı bir kağıt parçası vardı. Sessizce uzatıverdi çocuğa... Ufacık elleriyle buruşuk kağıdı düzeltti. Kağıtta; "Sevdamız uğruna canlar verdik biz Siyahın zindan olsun beyaz aydınlık Herkese nasip olmaz Beşiktaşlılık" yazıyordu...
--------------------------------------------------------------
Emek hırsızları!

12.05.2005

Gerçeklerin üzerine gidebilmek, ihanet rüzgarlarını başlamadan dindirmek demektir. Bu yazıyı kağıda dökmem de, o gerçeklere sırtımı dönemememdendir. Zaten güleç yüzlü maske takmış bu dünyaya hiçbir sempatim kalmadı ya, neyse! Oturmuşum, ağır ağır yazmaktayım. Aslında herkese gönül koymaktayım. Bir türlü içimden atamadığım o basket maçıyla depreşmekteyim. Ve hep o an gözümün önüne gelmekte. Salondaki 4 bin kişi, iki dakika sonra gelecek şampiyonluğu beklemekte. Laf aramızda, şampiyonluk da bir ağır, bir nazlı ki sormayın. O iki dakika bir türlü geçmemekte.. Biz de ağır işçiyiz hani.. Yürek işçisi.. Terlemekteyiz buram buram.. Emek vermekteyiz yani.. Bir yandan da elinde mikrofonuyla ne bağırdığını bilmeyen adama 'sus' demekteyim. Bu tribünlerde asla olmayacak bir işe soyunmakta. "Ya sabır" çekiyorum, bir an evvel diyorum ama; ı-ıhhh.. Ve gözlerim yedek basketçilerin oturduğu, antrenör ve koç Aziz Akkaya'nın olduğu bölüme takılıyor. Oraya da bench diyorlar. İyi güzel de, ben orada kimseyi göremiyorum ki!! Çünküüüüü! Kravatlı bir sürü adam, takım elbiseleriyle bench'in önüne adeta baraj kurmuşlar. (Sergen gelip ince ayar çekse bile nafile) Nedeni, iki dakika sonra gelecek şampiyonlukta güzel bir fotoğraf karesinde poz verebilmek. Kızlar, 20 sene sonra şampiyon olmuş kimin umurunda! Ona buna öpücük dağıtmaktalar. Sanki şampiyonluk onların basketleriyle, emekleriyle geliyor. Yedek kızlar adeta sinmiş. Sahadakiler şaşkın. O tabloyu dışarıdan gören herkes, basketbol şubemizde 70 tane yönetici var zanneder. Aslında her şeyi protokolün arkasında kalan kafeteryaya girdiğimde anlamalıydım. Yerler vıcık vıcık yağ içindeydi! Zemin bir kaygandı ki, sormayın.. Düzgün adımlarla yürümek, özel bir yetenek istiyordu sanki.. Ve elinde yağdanlıkla dolaşanları gördüm. Başkanın görüş alanına girebilmek için birbirlerini eziyorlardı. Sonra.. Binbir cefa, binbir eza, binbir gayretle gelen şampiyonluğun kupa törenini, o kupayı öncelikle hak etmiş kız basketçilerle kutlamak isterdim. Nerdeeee! Sermayeci kuruluş, yine sahanın göbeğindeydi. Ve kupa basketçiler yerine onların elindeydi. Tıpkı pazar günü, Samsun maçının devre arasındaki ödül törenlerinde olduğu gibi.. Yazık!
-------------------------------------------------------------------
Hacivat ve Karagöz

18.05.2005

Gönlüm bir sual arzu eder, cevapsız kalacağını bilerekten.. Yaram derine inmiştir, düşüncelerime düşerekten. İstanbul şehrinin taraftar kısmı hep sorgulanmış, yargılanmış, hatta acımasızca infaz edilmiştir. Bir darağacı kalmıştır kurmadıkları. Ve bir türlü sevememişlerdir bizi. Oysa Anadolu insanının o sıcacık duygularını çalabilmek için popülizmin kucağına düşen, onların gözünde kahraman olmak adına ayrımcılık yapan kalemşör bazı yazarlar; haftalardır stat dışından tribün içine, Beşiktaşlısına Fenerlisine atılan taşlara kalkan olabilecekler midir? Zevk alacaklar mıdır, başı kanayan insanları gördükçe.. Ve unutmayın timsah kısmı yavrusunu yer, akarsu çekildikçe.. Neden Dolmabahçe'de, Sami Yen'de ve Kadıköy'de Anadolu'dan gelen taraftarlarla ihtilaf olmaz da ve hatta bazı bazı alkışlanırlar da, Anadolu'ya deplasmana çıkıldığında futbolcuların kaldığı otelden tutun da tribünlerde kin kusan insanlara kadar tam tersi olur! Cevapsız kalacağını zaten söyledim.. Bari bundan sonra yapmayın ve soyunduğunuz kabinde giyinin lütfen! Gönlüm Beşiktaş'ın durup dururken deplasmana çıkmasından mütevellit bir sual daha arzu eder.. Karagöz, iki dudak öpecek diye Hacivat neden cereme çeksin ki? Neden adamın teki hakeme tekme attı diye Beşiktaş, Kocaeli'ne gitsin ki? Siz federasyon olarak İstanbulspor'a değil, Beşiktaş'a ceza veriyorsunuz. Öyle ya, İstanbulspor kafilesi 25 kişi civarı.. Bir otobüsle işi çözüyorlar. Ya Beşiktaş! Yüzlerce taraftarıyla yollara düşüyor, kazası belası da cabası.. Takım İstanbul'da oynama avantajını kaybediyor ve bütün pazarımız İstanbulspor'un cezası nedeniyle zehir oluyor. Ama neymiş? Federasyon, İstanbulspor'a ceza vermiş! Oysa basketbol federasyonu adaleti ve mantığı bir salıncağa kurmuş. Bir şehrin takımı aldığı cezayı aynı şehrin başka bir takımına karşı kullanamaz. Ceza, şehir dışından başka bir takımla oynanacağı zaman devreye girer. İlgililere duyurulur..
-----------------------------------------------------------

zibidikartal Ofline   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-12-2006, 01:14   #32
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 113
Tecrübe Puanı: 3 zibidikartal is on a distinguished road

Siyah-beyaz bir aşk hikayesi

24-05-2005

Ağustos ayıydı.. Güneş bütün sobalarını yakmış, mavi gökyüzünde keyif çatıyordu.. Rıhtımda ağır abi gibi duran gemi, uzun bir yolculuğa göz kırparken, çımacılar halatları çözmüş, aheste aheste kalkmakta olan gemiye el sallıyorlardı. Şampiyonluk gemisi, bacasından tüten siyahbeyaz dumanıyla, kaşlarını kışkançlık bulvarına çatmış, bulutlara nazire yapıyordu. Dolmabahçe sahillerine kamp kurmuş yüzbinler, 6 hafta sürecek bir bekleyişin tatlı heyecanı içindeydiler. Yabancı sularda hatalı dümen kullanan gemi kaptanı, bütün iyi niyetiyle engin denizlere savaş ilan etmişti. İlk 5 limandaki bilanço akıllara zarardı.. Gemi, her yerinden yara almıştı. Ayakta durmasının yegane bir sebebi vardı: Manevi iç huruzu. Marmara kıyılarından Dolmabahçe sahillerine kulaç atan rotası bozuk bu gemi, iskeleye yüzbinlerin haykırışları arasında yanaştı. Herkesin kalbinde aynı flama vardı. Sevinmek için sevmedik.. Lakin Trabzon limanında, Kuddusi denen vatandaşın gemiyi ele geçirmeye çalışması yanlış tesadüflerin akıllı hamleleriydi. Bu arada gemi kaptanını, Dolmabahçe açıklarına demirlediklerinde zorla Yeniköy'e götürmüşlerdi. Semtin kasaplarına!.. Yolculuk sırasında tayfa Carew'in rüştünü (!) ispat ederek nefis çalımlarla direğe tırmanışı, miço Mustafa'nın karanlık sulardan intikam alışı; kaptanın seyir defterine altın harflerle yazılıyordu. Tersane yönetiminin hiç istenmeyen talihsiz bir olay sonucunda gemiyi üç haftalığına kızağa alması, deniz bilimlerini alt üst ediyordu. "Şefaatinden vazgeçtim, bari mezarımdan taş çalma" mantığının en kuvvetli ayrılık rüzgarı, geminin Konya ovasında kaybolduğunda esiyordu. İspanyol kaptan, sessiz terkediş filminin başrol oyuncusuydu. Zorunlu ayrılık, sorunlu birlikteliğin "The End" çizgisindeydi. Ve geriye o geminin 20 sene tayfalığını yapmış yeni bir kaptan geldi. Ekmeğiyle sütüyle, saçlara düşmüş akıyla, ciddi yüz hatlarıyla yeni bir kaptan.. O ki, tüm liman muharebelerinde bir yenilgiyle adeta güven tazelemiş, Pancu denen tayfadan Panter icad ederek gönüllere taht kurmuş, yara almış geminin tüm onarım masraflarını üstlenmiş bir Kartal yürekli... Ve son limandaydık geçenlerde... Kürek çekmiş tayfaların yorgunluğu, dut yemiş bülbülerin suskunluğu çökmüştü cümlemize. Belki de yeni bir yolculuğun şişkin hayallerini kuruyorduk. Siyah-beyaz düşlerimiz, sevda ambarlarında fink atıyordu. Ve hiç bir denizin susturamayacağı martılar, geminin güvertesinden haykırıyorlardı: Gelecekse tüm acılar senden gelsin, Bu sevdadan vazgeçersek, Allah cezamızı versin!..
-----------------------------------------------------------------
Muradım

30/05/2005


Öyle açar ki Murad... Şavkı bulut küllerinden daha bir suna. Daha bir burcu burcudur. İçim öyle bir kıpraşmaktadır ki yüreğim yetmez tansiyonuma. Acı vermektedir tüm yaşadıklarım. Sevgi sellerinin en alıp götürenidir sanki. Heyecan duraklarının en nefes alınmayası "onur" denilen mühimmatın en alkışlanasıdır. "Üç onluk" diye tabir ettiğimiz hayat tablolarının şapka çıkartılası ilk günüdür bugün. Gün Beşiktaş armasının olduğu her yere yürüyenlerin günüdür. Hatta yürümenin yalnızca güneşe karşı olamayacağını, son zamanlarda sözünü sıkça telaffuz ettiğimiz bu adımlama eylemenin, ölüm yollarına uzanan siyah-beyaz bir aşkın arşınlandığını da hatırlatmak halidir. Çünkü biz yürümeyi Liverpool'lulardan öğrenmedik. Güneşe karşı asla yalnız yürümeyecek olanlara inat biz yıllardır arkamızdan çelme takanları bilerekten ölümüne yürüyoruz. Hem de tek başımıza... Neyse bugün pazartesidir. Haftanın en zahmetli, en rahmetli, en çekilmez günlerinden bir tanesidir. Ama bugün özeldir. Akşamı iple çekilecek saatlerin başlangıcıdır. Zeytinburnu yollarının en aşındırılası zamanların yeganesidir belki de. Ve Murad... Öyle açar ki içinde 30 yıllık özlemin son durağındayımdır belkide. Ne Efes'in 4 uzunu korkutur gözümü, ne de biracıların müessese olma hali. Ne de seçimlerde desteklenmemiş basketbol federasyonu. "Korkutmaz bizleri musalla taşı" deriz ya aynen öyledir işte haleti ruhiyem. Hem neden korkacakmışım ki! "2.16'lık Varda" denen bir dev dururken parkenin göbeğinde; Kanserin o sinsi ve kalleş yüzünü darmadağın etmiş "Haluk" denen bir şovalye varken intikam kulvarında... Sarı saçları güleç yüzüyle en olmaz dakikaların uçuş sahasındaysa Ellies, Neden korkacakmışım ki!.. Yarangüme ve Veyseloğlu ailelerinin çaylak çocuklarıysa iki genç Kartal pençesi; İcraatın içinden filminin sessiz kahramanıysa Maher, ve 'sayı olmadı' diye reklam panolarını yumruklayan bir Beşiktaş delisi varsa Nedim diye... Neden korkacakmışım ki!.. Boyu kısa yüreği dev biri daha vardır ailenin içinde. Kara derili, çatal yürekli ve gözü kara. Ustalığı yüreğinden, bileğinden. Gücünü taraftarından almakta. Bilirim. Her faul sayısı göklere açılan ellerin dua halidir. Amiiiiin...
-------------------------------------------------------------
Çıldırtınız..!!

02/06/05


Bıktım. Senaryoların hep aynı suda yüzmesinden. Defalarca oynatılan sinema jenerikleri gibi basit ama tuzak dolu düşünce karelerinden. Usandım. Hep aynı pencerelerden bakanlardan. İnsanlara şirin gözüken maskeleri takıp, esasında kendilerini kandıranlardan. 12 bin kişilik Abdi İpekçi'de final oynama zevkini siyah-beyaz işkenceye dönüştürenlerden. Çoğu işyerinin 19.00'da paydos olduğu bir ülkede 18.30'da final maçı başlatmanın anlamı nedir? Buna rağmen ikinci ve üçüncü periyotlara kadar dışarıda upuzun kuyruklar oluşmasını görmezden gelmek ne demektir? Beşiktaş taraftarına ayrılan yer hariç muhtemelen salonun diğer yerleri boş olduğu halde dışarıda bırakılan binlerce insanı bu finalden mahrum etmek etik midir? Uzatılan mikrofonlara "Türk basketbolu için bir şeyler yapmaya çalışıyoruz" söylemlerinin mealleri, yukarıdaki sorularda mı gizlidir? Nedir istedikleriniz? Fütursuzca çaldığınız düdükleri katmerlemek midir heyecanınız? İlle de müessese diyen felsefenizi pekiştirmek midir hesaplarınız? Ne istemektesinizdir? Çekinmeyin LÜTFEN! Beşiktaş taraftarı maça gelmesin mi? Ülker ve Efes hep mi final oynasın? Acaba yanlarına Tofaş'ı da alsalar mı! Beşiktaş sahaya çıkmasın mı? Nedir bütün bunlar?.. Hakemlere kulüp takımlarının maçları ağır mı geliyor? Hakemler stresli ve agresif taraftarı kaldıramıyorlar mı? Final demek; kameraya takılan 7-8 manken, 3-5 şarkıcı mıdır? Hakem demek, Nikolic'ten çıkan topu görmemek midir? Ya da yanına yanaşan takım antrenörünü elinin tersiyle azarlamak mıdır? Yoksa bunlar Orta Çağ Baronu mudurlar? Prkacin denen tiyatro sanatçısı neden yerde yatma gereğini duymuştur? Kafasına şişe mi gelmiştir, yoksa 'Alice Harikalar Diyarı'nda mıdır? Ya da beyninde Akatlar'a gelmemek gibi hinlikler mi dolaşmaktadır? Eşinin sahanın ortasında ne işi vardır? Sonra o orta parmak deklarasyonu ortopedik bir vaka mıdır? Acaba ben de El Amin yerde yatarken sahaya girebilir miyim? Liverpool taraftarı çok mu güzel şarkı söylermiş? Peki Beşiktaş taraftarı 90 dakika ne yaparmış? Göze ve kulağa gelmek için İngilizce şarkı mı söylemek gerekiyormuş! Kimin bacağını sıkmışım tramvayda? Soluğu nerede almışım? Ne bacağı? Ben tramvaya mı binmişim? Ben neredeyim? Çıldırttınıııııııııııızzz!..
---------------------------------------------------------
Aya gidiyorum!

Sponsorların ve çekirdekçilerin istila ettiği İnönü tribünleri, karnaval alanında donma tehlikesi geçiren insanlarla doluydu. Uzaktan bakıldığında kıpkırmızı giydirilmiş cehennem girişini andıran İnönü Stadı, görselliğin ve şovun doruk noktasında iken Eskimo evlerinin dış kapısını çalıyordu. Akdeniz ikliminin o sıcacık ve ateşli kimliği acaba hangi G.B.T.'ye takılmıştı. Çekirdek firmalarının Biletix'ten daha fazla hasılat yaptığını anlatmaya çalışsak, olayın vehametini ve hazin sonunu kare içinde işaretleyebilir miyiz? Manchester ve Milano'dan verilen örnekler ne kadar subjektif ise, Milli Takım oyuncularının tribünler konusundaki isyanı o kadar objektiftir. İlle de Manchester tribünleri, ille de İngiltere maç kültürü diye tutturan zihniyet sonun başlangıcına gelindiğini bu milli maçtan sonra artık anlamalıdır. İtalya'nın yalnızca Milano'dan var olmadığını; Palermo'nun, Lazio'nun, Bari'nin de birer İtalya şehri olduğunu artık bilmelidir. Ve bilinmelidir ki, gerilimi ve stratejisi yüksek G.Saray-F.Bahçe Türkiye Kupası finali ve Türkiye-Yunanistan milli maçı, uygulanan yanlış bilet politikası nedeniyle sükutu hayal ile sonuçlanmıştır. (Ya da bilerek yanlışlık yapılmıştır.) 90 dakika bağırmak ve takımı ateşlemek bir eylemdir. Bu eylemi de gerçekleştirmek kuşkusuz genç işidir. Motive etmesi beklenen kapalı tribün kaç paradır? - 110 milyon lira. Kapalı kaç koltuktan ibarettir? - 5840 (Bir de 5149 var, ama onun konumuzla alakası yok!) Şu andaki ülke ekonomisinde bırakın 5 bin küsur kişiyi, tezahürat etmek için maça gelip de 110 milyon lira ödeyecek 2 bin adet genç delikanlı bulun, ben de aya çıkıp Yuri Gagarin'e nazire yapacağım. Ama deseydiler ki; "Beşiktaş kapalısında kombine sahibi 1000 kişiyi milli maça davet ediyoruz. Bu milli görevdir. Bunun da organizasyonunu tribün liderlerine bırakıyoruz.'' İşte o zaman bütün Türkiye'ye gümbür gümbür bir tribün, canlı canlı bir milli takım ve gıcır gıcır bir 3 puan hediye ederdik. Futbol kamuoyuna hürmetlerimle...
-----------------------------------------------------------------
13'üncü Olmayız

15/06/2005

Serseri parmakları hoyrat dolaşıyordu piyanonun üzerinde. La minor tuşunun cazibesine takılmıştı. Dilinde bir melodinin şaşkın nağmeleri belirmişti. O anda bir korsanın ganimetleriyle çektirdiği resim karelerine çok benziyordu. Hani sağ dudak aralığından gözüken iki diş görüntüsü ve onun gülüşü andıran muziplik hali. Nağmeyi oracıkta kayda geçmişti. Güfte kısmı iyi gidiyordu da, melodiye sözleri bir türlü oturtamıyordu. Bir süre beste ve notaları karıştırıp durdu. İlham almak için sağa sola saldırıyordu. Sanki, Tchaykovski koltukta oturuyor, televizyonun hemen karşısındaki kanepede de Beethoven uyukluyordu. O anda elinde bir şişe şarapla kapıdan içeri giren arkadaşına da 'Tatyos efendi' diye hitap etmekten kendini alamamıştı. Şaka bir yana, iki haftalık süresi kalmıştı. Kutsal görev ona verilmişti. Ve o bir türlü rahat olamıyordu. Anıyla, şanıyla, yedi düvele destan olan Beşiktaş kapalısının bir neferiydi. Güneş görmemiş sözler yazar, bunları arkadaşlarıyla paylaşırdı. Son dönemlerde gazete sayfalarında sıkça bahsedilen 'müthiş taraftar' övgülerini, her Beşiktaşlı gibi içinde hissediyordu. Mutlaka bunu da başarmalıydı. Eş dost herkes seferber olmuştu. Camianın bürokratlarından bile, tribünde söylenen bestelere destek gelmiş, hepsine patent alınması için başvuruda bulunulması istenmişti. Hatta bazı şarkıcılar da, çıkarttıkları kasetlerde bu bestelerden bir kaç söz kullanıyor hissi vermişlerdi. İşte bu bütün gurur verici gelişmeler, magazin ve spor kamuoyunda hareketlenmelere yol açtı. Müzik piyasası karıştı.. Neydi bu kutsal görev? Chopin'i bile mezarından çıkartacak bu çatlatası görev neydi? Merak ediyorsunuz değil mi? Öyleyse sıkı durun.. 'Müzik ruhun gıdasıdır' derneğiyle, 'anlamam cazdan müzikten' oluşumunun ortaklaşa düzenledikleri anketten şu sonuç çıkmıştır: Gelecek sene düzenlenecek olan Eurovision şarkı yarışmasında Türkiye'yi, Beşiktaş kapalı tribünün temsil etmesi uygundur!
-----------------------------------------------------------------------
BABA

19/06/2005

İçki sofralarının en neşeli adamıydı. Kır düşmüş saçlarını kıpkırmızı yanakları süslerdi. Sofrasından rakı, dudaklarından tebessüm hiç eksik olmazdı. Yıllar ondan çok şey alıp götürmüştü. Saltanat kayığından inip sefalet salına binmek, onarılmaz yaralar açmıştı benliğinde. Ama yine de rakıya olan tutkunluğunu, Beşiktaş'a karşı bitmek bilmeyen sevdasını hep iç cebinde taşıdı. Yüreğinin hemen üstünde... 60'lı yıllara ait bir İstanbulspor maçı anlatırdı hep. Salkım saçak, tıklım tıklım tribünler önünde oynanan. Aşırı izdihamdan dengesini koruyamayıp yeni açığın ikinci katından aşağıya düştüğü. Ve bileğini iki yerinden kırdığı. Sonra bir Fenerbahçe maçı anlatırdı. Çengel Hüseyinlere, Doktor Vediilere dair... Bu sefer yer, kapalı tribün. Ve karman çorman bir seyirci topluluğu. Aşırı heyecandan yerinde duramadığı, kelimelerin ağzından jet hızıyla çıktığı, inceden de küfür edebiyatının bulunduğu bir maç. Keyifli olup da bu maçı anlatmadığı olmazdı. Bir yudum rakı alır, bir parça peynirden ısırır ve muhabbete devam ederdi. Sonra 6-7 Fenerlinin kendisini ablukaya aldığını "Akıllı ol'' gibilerinden gözdağı verildiğini, suskun ve şaşkın bakışlar arasında anlatırdı. Anlattığına göre şaşırdığını hatta biraz korktuğunu, "Hastayım, bir soranım yok'' misali de içerlediğini hep işitirdim. Lakin oturduğu sandalyeye yayılıp da o kara, o yağız, o iri yarı adamın yanına geldiği sahneyi anlatması yok mu?! Vallahi zevkten dört köşe olurdum. Hem de defalarca dinlememe rağmen. O iri yarı adamın eski mahalle kabadayılarını andıran namus bekçisi edasında, o 6-7 kişinin içine kıvrılıp sanki hiç kimse yokmuşcasına bizimkine "Buraları bizden sorulur, bu pazar boydan boya'' diye bağırması ve o 6-7 kişinin buhar olup uçması hâlâ beynimin naklen yayın alanındadır. Yaaa işte böyle sayın büyüğüm, sevgili babacığım. Her sofra kurulduğunda hep hoş muhabbetin çınlar rakı kadehlerinde. Hep ocak başı istemişsindir de bir türlü götürememişimdir seni. Kah yokluktan, kah boşluktan! İçimde bir uktedir. İnan baba. Hele seni hastaneye kaldırdığımız günün sabahı keşke tavlada yenmeseydim. Keşke kızdırmasaydım be seni baba. Keşke o pulları çalmasaymışım be baba. Demek son kelimelerimizmiş onlar. İçim cız ediyor be baba. Son nefesini verirken "Alen" diye bağırmışsın. Yetişemedim. Affet beni be baba. Oğlun şimdi yürümekte. Dimdik ve yıkılmadan. Çelme takanlara aldırmadan. Ve bir torunun oldu baba. Saçları kıvır kıvır, karnı süt beyaz. Dededen Beşiktaşlı. Tüm insanlığın Babalar Günü kutlu olsun.
-------------------------------------------------------------------
ÇUKUR

22/06/2005

Tramplenin en ucuna gelip de denize atlamanın en heyecanlana-sı dakikalarını Küçük Su Plajı'nda yaşamıştık. Boğaziçi'nin bu nadide sahili gençliğimizin adrenalin üretme merkeziydi adeta. Boğaz suyunun akıntı halinde olması, tramplenin bir hayli yüksekte durması, adrenalin denen salgının med-cezir vakasıyla eş anlamda boyutlar içermesi anlamına geliyordu. Beynindeki en güzel figürleri parmak uçlarına aktarıp deniz kızı Eftelya misali suya dalışın yok mu?! Offf diyorum size! Sonra dünyanın kirlenmesinden denizler de nasibini aldı. Plajlar boşaldı. O güzelim sahiller terkedildi. Karşı cinsle tanışmanın birinci adresi Süreyya Plajı, Yeşilçam filmlerinin en güzel figüranı Moda Plajı, siyah beyaz fotoğraf kareleriyle antik müzelerdeki yerlerini aldılar.


Havuz yüzmek içindir
Bütün meyvelerin hormonlusu, rakıların sahtesi çıktı. İnternet ağı ortamlarında sanal ve suni muhabbetler peydahlandı. Ve bilumum atıkların kirlettiği denizlere alternatifler üretildi. Havuzlar! Boş bir çukura doldurulan su anlamına gelen bu deniz sahtesini son zamanlarda ne kadar da duymaya başladık. Federasyonun ilgi alanından, bütün kulüplerin bilgi alanına kadar hektar hektar ne yer kaplıyormuş meğer. Oysa adı üstünde. Havuz. Boş bir çukur yani. Boyu uzun olanın yüzmeyi bilmese de yüzer gibi yapacağı alan hani. Halbuki okyanuslarda harbi dalgalara kulaç atıp, havuzda sadece güneşlenmeye gelen yiğit yürekli adamlar da var. Canı sıkılır duş alır, isterse süt alır banyo yapar. Kleopatra bile kıskanır. Lakin Çilekli Tesisleri'nde de boş bir çukur vardı. İçini suyla doldurdukları. Üç beş dost görmeye, iki de kelam etmeye giderdik. Ama galiba; Havuzun parayla dolanıyla uğraşmaktan, suyla dolu olanını tramplende unuttuk!
-----------------------------------------------------
27/06/2005

Yaz aylarının gelmesiyle tüm aleme rehavet çöker. Bilimum bütün düşler, Akdeniz'e yoğrulur. Öğrencinin pasosu, mavinin hasosu ve kızların cabası; birinci adres Akdeniz'dendir. Topyekün spor alemi saatlerini denizin tuzuna, tatilin ateşine göre ayarlar. Gazete sütunlarının muz kabuğu üzerinde yürüyeni, bu ayarların farklılığındandır. Gezegenin en meşhur topçuları ligimize gelecektir de, hep nazlanırlar. En azından gazeteler öyle söyler. Her gün bir futbolcu transfer edilir. Havuzda yüzerken attığı kulacı yarım bırakıp duş bile almadan Türkiye'ye gelen topçular vardır! Hesapta topçu gelir de, bizimkiler naz eder! Yöneticinin teki Figo'nun baş parmağını, başkanın birisi Morientes'in dişlerini beğenmez. Koltuğu sağlam herhangi bir gazeteci de "Shevchenko'nun bacakları çarpık, bundan oyuncu olmaz" der. Gören de babasından kız istiyoruz sanacak! Velhasıl bir rüya alemidir gider. Bütün uykular hayımdır da, ne hikmetse bütün düşler kardeş çıkar. Kulüpler her sene transfere zorlanırlar. Bankalara paralar bloke edilir. Ona buna borçlanılır. Bu para çeşmesinin vanası nerededir bilinmez. Futbolun, böyle yapılarak da üstesinden gelinmez. Böyle de biline. Futbolcular, genç çağların hem en şanslısı, hem de dolar milyoneridir. Allah daha çok versin, ceplerinde balyalarla dolaşırlar. Ama aralarına akrep koymayı da ihmal etmezler. Kumar masalarına, kadınlara ve kızlara, çuvalla para akıtırlar da; bir düşmüşe, bir yetime, bir el uzatmayı hiç düşünümezler. Futbolu, zevkten, tutkudan, temaşadan ve forma aşkından çıkartıp da, endüstrinin ve sanayileşmenin bir numaralı sektörü haline getirenler; yarın şeytanın yavrularını emzirmesine de seyirci kalacaklardır. İşte biz de o zaman onları, statların en pahalı localarından seyredeceğiz. Hem de bacak üstüne bacak atarak!
------------------------------------------------------------
Neredesiniz!

29/06/2005

yılının ortalarıydı.. Camianın delikanlıları, köyiçinde toplanmışlardı. Amaçları ve hedefleri tekdi. Yürek yüreğe vermek... Beşiktaş geleneklerinin hep baş üstünde olduğu bir ortama şahitlik ediyorlardı. Tribünleri şaha kaldırması planlanan bu oluşumun ilk resmi adımını orada atıp, ismini koyuverdiler: Genç Beşiktaşlılar Derneği... Acıkmış bir Kartal iştahında saldırıyorlardı. Tribünlerin varolan coşkusunu, görsel şovla süsleyip, insanlara ayrı bir temaşa zevki veriyorlardı. Hele bir derbi maçta 3 adet davuluyla bize karizma yapan deplasman taraftarına, zulalardan çıkan 150 davulun gürültüsü, fiyakası ve gülüşü yok mu.. Zamana mağlup olmanın kaçınılmazlığı ve ekonomik zayıflamalar sonucu derneğin yönetimi el değiştirdi. Değişim rüzgarlarının ilk hevesi ve nefesi, Ajax maçına rastladı. Bir hafta boyunca sabah akşam demeden tam 30 bin bayrağa sopa taktılar. Ve bize unutulmaz bir 8'e 10 kala yaşattılar. Sonra bu yönetim de çatırdadı. 1994 kasımında ise sıra bize gelmişti. Tüm zamanlarda, tüm yönetimlere zaten destek veriyorduk. Resmileştik. Ve sıfat kazandık... Herkesin bir görevi vardı. Hizmet sınırsızdı. Öyle ki Forza Beşiktaş dergisi, Türkiye'de "hit" olmuştu. Dernek üye sayısı 10'binlerde tavan yapmıştı. Lakin 8 sene süren bu serüven, tribünlerin tüm sorumluluğunu taşıyamamaktan resmi suçlamalar nedeniyle tarihteki yerini şanıyla aldı. Bunları anlatmamın sebebi, arka arkaya açılan 100'e yakın derneğin ne iş yaptığını bilmediğimdendir... Bu derneklerin kriz anında ortaya çıkıp, düşüncelerini ifade edemediğinden, var olduğuna asla kuşku duymadığımız Beşiktaş aşklarını taraftara yansıtamadığındandır. Ve özetle dernekçilik, camiaların ve kulüplerin resmi sesidir. Duyamıyorum da...
-------------------------------------------------------------
Sadece yaşamak

04/07/2005

Alevi'si, Sünni'si, Kürd'ü, Ermeni'si, Türk'ü, Laz'ı. Her inançtan, her etnik kökenden insan, hem kendinden hem toplumdaki kardeşinden bir parçayı onların müziğinde buluyor." Yukardaki paragraf Sabah Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Sayın Ergun Babahan'a ait. "Siyasetin ve şiddetin ve sözün dile getiremediğini müzik en iyi şekilde ortaya koyuyordu. Anadolu insanı tarihten gelen kardeşliğini bu müzikte buluyordu" diyerek "Kardeş Türküler" adlı grubun icra ettiği müziği Türkiye'deki yansımalarıyla mükemmel anlatmış. İmza. Lakin hislerimin yoğunlaştığı, aynı duyguları yaşadığım çok özel bir mekan daha mevcut. İstanbul'un yüzyıllar evveline dayanan o kozası hala orada nefes almakta. Sevginin ve kardeşliğin bütün omuzdaşlığını orada görebilirsiniz. Farklı siyasi görüşlere, farklı dinlere, kültürlere ve geleneklere kucak açan tarihi bir mekan. Ülkemizin o sıcacık iç içe geçmişliğini 150 metrekare içinde toplayabilen kadirşinas, sevecen, bir o kadar agresif ve dimdik bir ortam. Söylediklerim bir moda dergisinin tanıtım programı değil. Bir gurmenin "Aman yarabbi, o ne lezzet" diyeceği yer hiç değil. Bahsettiğim bu mekan; bir aşığın bütün aşklarını orada yaşadığı, aşkı uğruna ölümleri göze aldığı ve aşkını da, yaşanmışlarını da, kendini de, ruhunu da ebediyen kilitlediği bir yer. Beşiktaş kapalı tribünü. Laz'ın, Çerkez'in, Ermeni'nin, Sünni'nin, Alevi'nin, Kürd'ün, Yahudi'nin, sağcısının, solcusunun, zenginin, fakirin ve gayrısız 72 milletin kellesini aynı yumruk içine sokup kardeşçe ve delikanlıca tek vücut ve tek ses halinde biricik aşkına yırtındığı o yüce mekan. Ve iyiler hep yaşamak zorundalar. Sadece yaşamak.
zibidikartal Ofline   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-12-2006, 01:26   #33
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 113
Tecrübe Puanı: 3 zibidikartal is on a distinguished road

İSYANIM ŞAFAKLARA

14/07/2005

Sevgiyi yudumlamak zor zanaattır. Tıpkı sevdayı yorumlamak gibi. Yudum yudum gırtlağından ciğerlerine dolan aşkın ağababasıdır oysa. Solumak için hep peşinden koştuğun.. Halbuki hep siyahını üstlenmişsindir, beyazını sevdiklerine veresin diye. Sevdan, taa derindedir. Sevgilin yaban ellere gitmiştir. Viyana kapılarını zorlarcasına gittikleri Avusturya'dan saz semaisi dinlenmekteydik nicedir. Özledim, göresim geldi.. Düştü aklıma, geçen senenin bu günleri. Ne de hummalı koşuşuyorlardı Fulya önünde.. Ne çok koşturup da, ne acele ediyorsunuz diye Akaretler'e asıvermişlerdi hemencecik.. Şimdilerde ise ağırdan alıyorsunuz, biraz acele edin demekteydiler otoriteler. Ahh, ahhh.. Şu bab-ı ali çapkınları işin ortasını bir türlü bulamadılar ya! Kampın, gazete sayfalarına yansıyan Sergen'in meşhur kilolarıydı. Lakin, camianın kafasındaki en büyük soru işareti ise Turca'nın Cola'larıydı. "Kalkıyor gemi" derdi rahmetli peder... Gözleri dalardı... Aynı şu andaki ben gibi.. Yürümekteyim ufuklara ve düşünmekteyim. 20 gün sonrasını, ligi yani... Halim nicedir. İsyanım şafaklaradır, hem de çırılçıplaklarına. Nedir bu pamuk tarlasındaki kola kırmızısı? Nerededir bu orta saha ve hanidir bu çerçeveci? Nasıl ki McDonalds'ın salt rengini siyah- beyaza çevirebildiler, formanın asil rengine hürmeten de ..... McDonalds zordu; hem kırmızı değişti, hem sarı... Bu daha kolay. Yap kırmızıyı siyah, hep beraber rahatlayalım. Dostlar, kalemim yettiğince bir şeyler anlatmaya çalışıyorum. Duymakta mısınızdır beni ve hissetmekte misinizdir ki beni? İyileri bir araya toplamaya çalışırken, bir iyi adam daha çarptı kapıyı, arkasına bakmadan.. Arkasında kalmadan arkaların, en önde giderekten... Durağan nehirlerin temiz yüzlü abidesi... Hoşçakal be 90 dakika...
--------------------------------------------------------------
Talihsiz çocuklar

Evvel zaman olurlarında Spor Yazarları Kupası'nın telaşı yaşanırdı. Lig öncesi lig maratonuna terazi konurdu. Kefelerden hangisi ağır basardı? O tartışılırdı. Lige hangi takım daha hazır onun analizi yapılır adeta takımlar birbirine güç gösterisinde bulunurdu. Lakin çok sert geçen maçlar, dolayısıyla sakatlanan futbolcular nedeniyle bu maçlar angarya gelmeye başladı. Kulüpler riske girmemek adına sahaya yedek oyuncularla iner olunca da ipler iyice gerildi. Bunun üzerine TSYD bilet fiyatlarını da yüksek tutunca o gerilen ipler koptu. Ligin başlamasına bir hafta kala yapılan bu maçlar nedeniyle takımlar kamp yerlerinden vakitlice gelir, açılışlar izdihama dönüşürdü. Tıklım tıklım tribünler önünde oynanan o maç ve açılışların camları bardak oldu. Bu düşüncelerin ve mazinin depreşmesi Ostrava maçının boş tribünlerinden mütevellit. Gözlerimin önünden şerit gibi geçiverdi de mazim. Lig öncesi Spor Yazarları, lig ortasında Donanma Kupası, Deliler Kupası, lig sonunda Cumhurbaşkanlığı ve Türkiye Kupası. Baksanıza ne çok karşılaşırmışız bizim ezelilerle. Hepsinin maneviyatı aynı, hepsi ayrı ayrı değerleri ayrıcalıklı ne günler yaşadık. Zamanımızın talihsiz çocukları ve gençleri ise neredeyse derbi maçlarını göremeyecekler bile. Nerelerden nerelere!!! Aslında sahadaki hırsı, futbolcunun arzusunu, gurbetçinin boşvermişliğini yazacaktım. Futbolcu ayrımına girmeyecektim de "Youla çok iş yapar" diyecektim. "Takım gaza bastığında 5. vitese adam lazım. Görmüyor musunuz" diye seslenecektim. Ve "ille de bir golcü" diye yırtınacaktım.
----------------------------------------------------------
Uykudan Önce

22/07/2005

Göz kıyılarının kenarları büzüşmüştü. Elindeki kahve fincanını zor zaptediyordu. Belli ki sinir yapmıştı... Medeniyet çağının ukala camı karşısında okudukları gastritini azdırmıştı. Dünyanın dört bir yanından yazılan garip, belki doğru, belki saçma ama hep muhalefet bir sürü kelime yığınına kafası acaip takılmıştı. Oysa ne güzel, ne keyifli oturmuştu bilgisayarının karşısına. Güne Beşiktaş''ının haberleri ve yorumlarıyla başlayacaktı. Başladı da... Başlamaz olaydı. Bir tanesi Ailton''un 32 yaşında olduğunu, 2 sene sonra bunu satamayıp para kazanamayacaklarını irdeliyordu. Ötekisi sakat olduğunu, diğeri şişman olduğunu yazıyordu.. Başka bir forum kaptırmıştı kendini Fulya projesiyle. Doğru yazanlar da vardı ama "yıkıcı terminatör" edasında çekiştirenler de çoğunluktaydı. Aklına son mali kongrenin bazı kareleri düştü. Bu projeye ilişkin bir büyüğün sözleri hâlâ kulaklarındaydı. "60 milyon doları biz aramızda 5-6 kişiyle toplarız. 10 milyon dolar benden." Hatta bazı zenginler de başını olur gibisinden sallamış, salondan da alkış almışlardı. Bu haberleri yan masada şaşkınlık içinde oturan sekreterine print ettirmişti. Bir yanda çaresizlik içinde ödeme yapılmasını bekleyen çekler, öte yanda elindeki A4''ten pis pis sırıtan sanal alemin korkusuz silahşörleri... Elindeki kahve fincanını masaya koydu. Sekretere dışarıda beklemesini rica ederek klavyenin tuşlarına doğru taarrruza geçti. Koca okyanusta bir kibrit çöpü, gökde bir yıldız burcu da olsa, alsa da gençliğimi ben Beşiktaş''ımı seviyorum. Kimler gelmedi ki. Tüm gelenler bırakıp da gitmedi mi bizi. Çıplak ayaklarımızla yürümedik mi peşlerinden. Yöneticisi de, başkanı da, topçusu da çalmadı mı sevdalarımızı. Sizin elinizdeki internet bir oyuncak. Oyalanıyorsunuz. Oysa dışarda gürül gürül akan bir dünya var. Maalesef uyuyorsunuz...
-----------------------------------------------------------
İyot kokularında oturmuştum. Akıntıya karşı kuşanmanın anlamsızlığını düşünüyordum Yeniköy sahillerinde. İstinye'ye doğru koşuşan denizin dinginliği hayret alanımdaydı. Fırtına öncesi sessizlik bu demekti galiba. Bin yıllar öncesine ait bu düzenek her nüansı ayrı ayrı düşünülmüş, bin yıllar sonrasına ait bir makineydi sanki. Tabiat ana dedikleri bu kurgunun sert ve katı tek bir kuralı vardı. Bana asla karşı gelemezsiniz. Oysa yıkılmış devletlerin, yakılmış imparatorlukların tek suçu vardı. Kendilerini tabiat ana gibi zannetmek. Meçhul anaforların, dipsiz girdapların içinde kaybolan nice insanın tek handikapı kendini karşı konulmaz sanmasıydı. Tek başına hayata dikilmiş bir ağaç gibi tek ve hür yaşamaktı sevdalarımız ormanların kardeşliğinde. Kimseye ait olmadan. Tek başına göklerde uçan Kartal'ı kıskanmaktı hasretlerimiz, özgürlüklerin pençesinde. Kimseyi, bir kıl ucunu dahi incitmeden. Sevmenin, delice sevmenin hesabı gelmişti. Avucumda ne varsa ödemiştim hayata dair. Hem de üstü kalsın diyerek. Bahşişleri biriktirip zengin olanlar bile vardı. Cabalarını yazmıyorum. Her defasında çıplak gövdemizi siper ettik. Tek kullandığımız "Beşiktaş alın yazım" yazılı kalkanlarımızdı. Kahrettiğim, kahrolduğum gecelerin siyahındayım. Hüzün, makas almış yanağımdan. Ve o yanaktan iki damla da yaş süzülmekte. Üzülmekteyim yani. Radyoda bir sevda türküsü... Ve bitirirken ilk defa nasıl bitireceğim diye düşünmüyorum. Hatta önemsemiyorum bile. Neyse! Açmayalım okyanusun kapağını. Sadece... Beşiktaş'ı Beşiktaşlı gibi düşünün ve Beşiktaşlı gibi de yaşayın. Çünkü Beşiktaş, sadece Beşiktaşlılarındır
-----------------------------------------------------
Aydınlıktayız

Yakamoz düşer ya suya gecenin bir vakti, hani ay hünerlerini gösterir... Sen keyif yaparsın karşısında, rakın ufak ufak içilir kadehinden... Hani tozlu topraklı yollardan geçersin de çalı çırpı batar ya ayaklarına. Düze çıkmaktır amacın da son tepeyi aşmak istersin her türlü. Bitmişsindir yorgunluktan ama son tepe de aradan çekildiğinde masmavi rengiyle denizle baş başa kalırsın ya.. Serin serin atarsın kollarına kendini... Hani İstanbul'a şöyle bir tepeden bakarsın ya.. Altınboynuz Haliç'i, Beykoz'dan tut da Üsküdar'a en rengarenk boğaz kıyılarını, ışıl ışıl o canım adaları görürsün. Çamlıca'nın tepesine kurulmuşsundur da, bir ince çayını yudumlarsın. Ve piyerloti sana karşı tepelerden yalnızca el sallar. Ve ben Pazar gecesi sırılsıklam gömleğim, yapış yapış pantalonumla bu zevklerin hepsini bir arada yaşadım. Hatta localarda oturanların bir fazlası bile vardı. Dünyanın en büyük korosunu dinleme hakkına sahiptiler çünkü. Yemyeşil sahada bir yakamoz gibi duran o pırıl pırıl, o çakmak çakmak ve boydan boya endamıyla parmak ısırtan şanlı Beşiktaş'ım. Kahrolası karanlıklar bitti.. Aydınlıktayız... Çatlamakta kıskançlıklar ve biz bütün hasretlerin kahrına yedi iklim hazır kıtayız... Artık keder yok kaderde... Hazin sonları Dolmabahçe'nin çöplüğüne fırlattık... Ve bugün Ankara gözükmekte ufukta. El sallayanları görüyorum piyerloti gibi, ellerinde mendil... Bir şey anlatmaktalar... Yolunuz açık olsun, uzak ara der gibi...
--------------------------------------------------------------
Sağlı sollu ataklar, şutlar, rakibe nefes aldırmadan ilk topa basmalar ve inanılmaz bir tempo. Amansız bir baskı kurulmuştu. Gökhan'ın sakatlanması Beşiktaş'ın iyice yükselttiği bu temponun düşmesine neden oldu. Diyarbakır kalecisi Murat'ın tek başına direnişi bana 1974 Dünya Kupası Almanya- Hollanda finalini hatırlattı. O maçta top kaleci Sepp Maier'in sırtına çarpmıştı, pazar günü de Murat'ın omuzuna.. Maier'in o günkü şanslı kurtarışları Almanlar'a kupa getirmişti.. Murat'ınkiler de Diyarbakır'a puan.. Ailton'un şutunda top "Kornere mi çıksam, gol mü olsam" diye 10 saniye düşündü.. Biz de tribünde 10 sene ihtiyarladık. Kleberson, öyle bir kafa attı ki topa, insan (!) yüzü suyu hürmetine içeri girer.. Ama yok.. Top gitti direğe kafa attı.. Bütün gazeteler Alex'in volesini rövaşata yapıp adeta fotoromanlamışlar.. Toroman'ın göğüs stopu ve volesinden bahseden yok. Sahaya şiş atılmış!!! Davulun sıkma çubuğu ne zamandan beri şiş sayılıyor? Bir yorumcu ahkam kesmiş. "Bu saha kapatılmalı ama F.Bahçe maçı var, kapatamazlar!" Kapatamazlar derken de gaz pedalını iyice körüklemiş. Aklı sıra federasyona yol gösterecek ya.. Biz de onlara ceza yönetmeliğinin 31'inci maddesini gösterelim. Beşiktaş taraftarına sataşmayı huy edinenler, maç kasetlerini lütfen bir daha seyretsinler. 95 dakika boyunca küfür edilmiş mi? Maçın bitişiyle birlikte Beşiktaşlı futbolcular tribünlere çağırılmış mı? Çağırınca da çılgınca alkışlamış mı? Ve alkışlayarak da soyunma odasına yollamış mı? Tribün terörü diye, olmayan bir şeyi canlandırmaya çalışanlar bir gün kendi kazdıkları kuyuya düşeceklerdir. Bizim iyi niyetimizin onda birini sizden rica ediyoruz. Lütfen elinizi vicdanınıza koyunuz.. Biz yoksa başka maçta mıydık!..
-------------------------------------------------------------
Yeter artık

Danimarka maçının ülke genelinde tansiyon yükseltmesi ve heyecan yaratması, aynı bağlamda gittikçe kızışan ligin yavaşlatma ibresi oldu. Lig maratoncuları mola alıp soluklandı. Gözler usta kramponların milli portrelerindeydi. Oynadığı ikinci yarı boyunca bulunduğu mevkiide adeta şahlanan ve inanılmaz orjinde bir gol atan Okan, Diyarbakır maçından sonraki olaylar nedeniyle ne yazık ki ceza kuruluyla karşı karşıya.. Performansının zirvesindeki bu adamdan Beşiktaş belli bir süre yararlanamayacak. Allah'tan kan değirmenlerinin gücü İNÖNÜ'ye yetmedi. Yoksa Beşiktaş camiası ondan da yararlanamayacaktı. Tümer'in oyuna hükmedişi ve attığı gol, önemi nedeniyle de yılın golüne aday.

Yoruma bak yoruma
Lakin spikerin gol tanımı ve methiyesi enteresan. Böylesine kritik maçta umutlar tükenmişken atılan gole yakıştırmaya bakın! Alex'vari.. Vay vay vay.. Popülizm kusursuz ama.. Yiyen var mı! Bir TV programında Mehmet Demirkol arkadaş kavlince eğlenirken Beşiktaş taraftarının kombine almamasını, nasıl olsa sahanın devamlı kapandığını söylemekte. Sırça saraylardan yapılan bu ve benzeri hükümlere dur deme zamanı gelmiştir. Yönetim, acilen medya takip ünitesi kurmalıdır. Asılsız sataşmalara, bilinçsiz önyargılara ivedilikle cevap vermelidir. Hatta Beşiktaş'ı maddi manevi zarara uğratacak her kelimeye dava açmalıdır. Şimdi kolay şöhret olmanın seranatını yapanlara bir soru soracağım; İyi düşünün, hatta taşının da! Ve bir kerede cevap verin.. Beşiktaş taraftarı geçen sene saha kapattıracak ne eylem yapmıştır? Biliyorsanız cevaplayın.. LÜFTEN!

------------------------------------------------------------
Ölü toprağı

21/09/2005

Kum gibi tane tane acıların ortasına düştüm. Hüzün acı acı bakmakta. Ve gözümü her kapatışta maçın bir karesi canlanıyor.. İblisin nöbet tuttuğu dakikalarda, Kleberson'un golüne melekler bile şapka çıkartıyordu. Lakin ölü toprağı serpilmişcesine bir havaya bürünen İnönü Stadı, bilmem kaçıncı maçında bize "game over" yapıyordu. Youla, yeni bir trendin öncülüğünü yaptı. Kırık burun modası.. Velhasıl bende uyandırdığı izlenim ise kırık hayal dünyası. Pancu'dan beklediğimiz rakibin belini kırmasıydı.. O gitti kendi belini sakatladı.. Ve.. Maçın tek otoritesi Fırat Bey'in ön plana çıkan Beşiktaşlılığı ve buna dayanan kampanyaları kaldıramaması, gene de onun iyi bir hakem olacağını gerçeğini değişteremez. Öyle değil mi F.Bahçe medyası! Ama Ailton'un bir serzenişine çıkan sarı kart, Anelka'nın düdükten sonraki vuruşlarına neden çıkmaz. Beşiktaş'ın verilmeyen, F.Bahçe'nin verilen penaltısı arasındaki fark, yalnızca renk ayrımı mıdır? Yoksa göremediğimiz 5 tane gizli nokta mı vardır.. Gizli noktaları bulanlara, F.Bahçe yönetimi ve PFDK şilt mi verecektir? Ya da bu olanlar kurulu bir düzeneğin altın kaplı dişlileri midir? Her zaman söylediğimiz gibi kazananın elini sıkmak isterdik.. Racondandır.. Lakin, golü atan Tuncay efendi sevinmek yerine saatlerce aynanın karşısında çalışılmış "sus" işareti yaptı ve yerlerde kıvrandı. Vizyondaki "fair-play!" filminin en iyi yardımcı oyuncu rolüne adayım, Tuncay Şanlı'dır.. Ve "7 dalda oynayan", pardon Oscar'a aday bu filmin yönetmeni ve başrol oyuncusu kim biliyor musunuz? Çoook tanıdık bir isim..
---------------------------------------------------------------
zibidikartal Ofline   Alıntı ile Cevapla
Alt 09-12-2006, 01:58   #34
 
zibidikartal - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
 
Üyelik tarihi: Oct 2006
Mesajlar: 113
Tecrübe Puanı: 3 zibidikartal is on a distinguished road

Toslaşma

Vakti zamanında bir futbolcu yaşarmış... Boyu kısa, zaman-laması mükemmel. Topçuluğu da bayağı iyiymiş. Sessiz sedasız kişiliğinden dolayı basına da hiç malzeme vermezmiş. Lakin yedek kaldığında bilmem kaçıncı yeniçeri ayaklanamasının da başmimarı o olmuş... "Aheste çek kürekleri, mehtap uyanmasın" cümlesinin isim hakkı da, telif hakkı da ona aitmiş... Türlü entrikaların bir numaralı senaristi bu vatandaş, hala layık olduğu yerde değil maalesef! Neticesinde iki başkan ve onlarca yöneticinin ona diş geçirememesi hala konuşulmakta. Ve günümüz Beşiktaş'ında yukarıda bahsedilen nostaljinin bir benzeri yaşandığı söylenmekte. Gazeteler yazmakta. Dilden dile dolaşan rivayetler, dedikodular; çalkantılarla başımızı ağrıtmakta... Soru işaretlerinin bolluğundan hiçbir cümleye nokta koyamıyoruz. O yüzdendir ki, Beşiktaş yönetimi ivedilikle radikal kararlar almalıdır. Ve Başkan, yanındaki hiç kimsenin tesiri altında kalmadan salt düşüncesini uygulamaya koymalıdır. Hele hele sevdanın çamaşır iplerine asıldığı bir Ankara maçı sonrası. Kim, neyi ve nereyi karıştırıyorsa ve benim sevdamı çamaşır ipine asıyorsa, onun da asılacağı yer herhalde bizim evin duvarı olmamalıdır. Başımızdaki sorunların çokluğundan ulu orta toslaşmaları kaçırmışız... Biz kaçırıyoruz tamam... Çünkü yoldaydık... Peki, çok sevgili yorumcularımız da mı yoldaydı? Hayır... Onlar sırçasaraylarında üç maymunu oynamaktalar. Diyarbakır maçından 15 dakika sonra Okan'a kırmızı kart gösteren zihniyet, Samsun-G.Saray maçının devre arasında nerdeydi? Neden bu hiç irdelenmedi? Neden ceza söz konusu olmuyor? Aynı toslaşma Beşiktaş'ta olsa "her iki topçuya kaç maç ceza verelim" tartışması yaratılmamış mıydı? Efendim, bu toslaşmayı görmüyorsanız önünüzdeki adalet duvarına toslamaktan kaçamazsınız. Onun için hız yapmayın!
---------------------------------------------------------------
Boşuna!

Gerçek demokrasi hakkını alabilme gücünü göstermekle sağlanabilir. Alın terinin boşa akan kısmı, toplumlarda kaos yaratır. Ben şahsen federasyondan, özellikle de sayın Şekip Mosturoğlu'ndan; MHK'yi ve PFDK'yı kınama ve çekidüzen yazısı yazmasını beklerdim. Ve bu yüzden insanlar helal alın terine hasret kalıyor. Ara ki bulasın... Özgüç Türkalp'in cesaret edemediği ya da çalmadığı o biçare düdük, insanları infiale sürükleyecek kadar fütursuz bir alet... Ama Anelka'nın Maradona tandanslı "Tanrı'nın eli" ufak bir ayrıntıda gizli. Maradona, "Tanrı'nın eli" diyebilme cesaretini gösterdi... Ama Anelka "Şeytanın eliydi" diyebilme nezaketini bile maalesef gösteremedi.
Yazık!.. O zaman insanlar, hatta bütün dünya yönetimleri; milyonlarca doları genel müdürlüklere, yönetimlere, futbolculara ne diye veriyorlar? Ben Malmö'yü eledim diye niye seviniyorum? Tribündeki adam gırtlağı patlayana kadar niye bağırıyor? Neden ha, neden!.. İnsanlar, analarının ak sütü gibi helal alın terlerini çalma hakkını nasıl buluyorlar. Yok mu bu gidişe dur diyecek birisi. Benim içerlediğim en hüzünlü bölüm, 10 kişi kalmalarına rağmen 11 kişilik Brezilyayı ellerinden kaçıran 17 yaş altı delikanlıları... Maçtan sonra nasıl çökmüşlerdi... Emekleri, alın terleri, o çatal yürekleri bir anda tükenivermişti. Ve hüngür hüngür ağladılar... Ey, o çakmak çakmak gözlerden süzülen yaşlar... Ey, o açık alınlardan dökülen terler... Akmayın boşuna... Sizi kimse görmüyor ki!
-----------------------------------------------
Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur mantığının en önemli kanıtı bugündür. Çarşamba Arnavutluk'u yen, perşembe Almanya kapılarını ardına kadar aç. Arnavutlar'ın Türkiye'de bir zarı meşhurdur bir de kaldırımı. Bir de kuşbaşı şeklinde kesilmiş ve kayık tabaklarda servis edilen meşhur Arnavut ciğeri. Anlayacağınız, iç içe geçmişizdir Arnavutlarla. Tavuklarımız birbirine karışmıştır yüzyıllar boyu. Ama bugün ciğer de istemiyoruz, tavuk da. Canımız ille de gol çekiyor. Türkiye gol gol gol. Tümer'in milli takım performansını Beşiktaş'ta attığı golün "nasıl sevinmez" iyle kıyaslayanlar bir noktayı gözden kaçırmaktalar. Tümer, yapmacık gol sevinçleri yapamaz. Karekteri buna müsait değildir. 3-1'de bile tur atlanmış bir Malmö'ye dördüncüyü atmak onun için yalnızca tabela değiştirmektir. Ama Danimarka ve Ukrayna'ya gol atmak istikbalini de, futbol kaderini de değiştirecektir. Öyle değil mi? Nuri Şahin diye bir delikanlı keşfettiler. 17'sinde bir gurbetçi. Almanlardan önce davranıp Türk Milli Takımı'na almaları helalliklerini de ikiye katladı. Kimin emeği geçtiyse sağolsun, varolsun. Lakin, çocuğu bu kadar pohpohlamaları ve janjanlı manşetlere taşımaları o yaşta insana büyük zararlar verebilir. Çocuk bu kadar övgüyü kaldıramazsa, bir anda kaybolur gider. Ve siz abiler, bir cevher buldunuz.. İyi, güzel... Kaybetme hakkınız var mı? Teşekkürler!
------------------------------------------------------------
3-5-8

Başım yastığa düştüğünde geceyi azad eden yüreğime bir acı saplandı. Gözlerimdeki sancı düşlerime engel oluyordu. Ve ruhumu İnönü'de bırakmıştım. Sahadaki basiretsizliği ve vurdumduymazlığı anlatmak bir tribün adamı ve toplum insanı olarak bana düşmez. Teknik analizleri, abuk sabuk tandemleri, 4-4-2'leri, 3-5-2'leri kan değirmenlerine bırakıyorum. Siz sistemlerinizle bol bol sevişin. Ama "Ben sistem mistem anlamam. Bu Beşiktaş, bu Kayseri'yi yenmeli. Yenemiyorsa da bu diyardan gitmeli'' mantığında olanlara ne diyeceksiniz. 3-5-8 oynasınlar mı? Beşiktaş tribünleri neden kılıçları çekti? Agresif ve depresif olma hali neden hep Beşiktaş'la anılır oldu? Arz edeyim efendim. Bizanslar'dan bu yana hakemlere olan güvensizlik, taraftarı dipsiz kuyulara itti. Paranoya gezme hali, federasyona karşı bir travma yarattı. Kapitalizm patronlarıyla kol kola yürünmesi, halkın ta kendisi olan Beşiktaş tribünlerini de bu kurumdan soğuttu. Hemen her dakika dış mihraplarla uğraşan taraftar, futbolcusuna da aynı duyguları taşımaya başladı. Aşırı güvensizlik! Forma aşkına bu kadar önem veren Beşiktaş tribünlerini anlayamadılar. Zannettiler ki dünya paranın etrafından dönüyor. Oysa ter ile ıslatılmış Beşiktaş forması, en değerli mücevherattır. Bunu bilemediler. Beşiktaş taraftarı, pazar gecesi futbolcusunu öldürdü mü, öldürmeye teşebbüs mü etti, bilmem. Ama birçoğunu yaşarken ölü olma halinden kurtardığı kesin. Ve Rıza hoca. Geldiğinde bugünleri yaşayacağını sana söylemiştim. Bu düzene bizim gibi sen de yenik düştün. Gözünü kan bürümüş canavarlara karşı seni koruyamadık. Sistem bir kurban daha istedi. Direnemedik... Rıza efendi flamasının yapmacık sevda tepkilerine kanmış mıydın yoksa? Rastgele Rıza kaptan!
---------------------------------------------------------------
Xibalba

Darağacındaki delikanlı göz kırpıyordu çapkınca. Boynunda ilmik, dudağında tebessüm. Ve yüreğinde binlerce coşkuyla... Çekemeyenler bizi astığında biz şarkılar söyleriz. Çünkü çocuklarımıza sözümüz var, doğacak güneşi bekleriz. Beşiktaş taraftarının kalıtsal özelliklerindendir güçlü ötede dururken haklının koluna girmek. Kayseri ve Bolton maçlarının derin analizlerinde hoca ve futbolcu girdapları gözümüze ilişti. Karnı ağrıyan çocuklardan tutun da raftan ayağına sünger düşmüşlerine kadar. Hatta kıl dönmesinden ameliyat olanlar bile çıkabilir!!! Kalın bağırsakta bir gaz birikmişti ki sormayın. Yanlış stratejilerin çıkmaz sokağındaydık. Ve Beşiktaş taraftarı bir duruş sergiledi. Takımını çılgınca desteklerken futbolcusunu da azarladı. Bu azarlamadan da 8 futbolcu sakatlandı!!! Türlü kültürlerden, çeşitli yörelerden bir sürü insan bilene bilmeyene futbolcuları da etkileyerekten kapalı tribün pozitif baskısını darağacağına astılar. O tribünü nefret ve kin dolu topluluk ilan ettiler. (Bkz. Atilla Gökçe'nin yazısı) Sokak dediler, cadde dediler. Futbolcular negatif etkileniyormuş, maç boyunca protesto etmişiz. Öyle buyurdular. Senelerce Beşiktaş'ı yıkmak için taraftarıyla uğraşıp durdular. Sonunda camianın şah damarını buldular. 'Kesin, kurtulalım' dediler. Mayalar'ın kutsal kitabı Popol Vuh'ta anlatılır. Yeraltı tanrıları, kahraman ikizleri yine yeraltına Xibalba'ya maça davet eder. Bu defa ikizler maçı kazanır. Daha önceki maçı kaybetmiş olan baba ve amcaların bedeni de biri ay, diğeri güneş olarak gökyüzünde yerlerini alır. İşte tüm Mezoamerika'da hayat bu maçın kazanılmasıyla başlar. Ölümün krallığı yani yer altı dünyası yenilmiş, hayat ve ışık kazanmıştı. Yani ölüme meydan okumanın tebessümüdür darağacındaki delikanlının dudakları.
------------------------------------------------------------------
Mübarek Kadir Gecesi yağan yağmurun gazabı mıdır, tribünde ıslanan insanın cefa dolu azabı mıdır bilmem. Lakin bildiğim şudur ki, Şahsım, Sayın Demirören'in yerinde olsa Cem Papila'ya dava açardı!.. Cumartesi gecesi verdiği eyyam penaltısı, pazar günü Beşiktaş maçına gelecek en az 5 bin kişiyi küstürdü. 5 bin çarpı ortalama 25 milyonu siz hesaplayın. Ve o hesabı Cem Papila'dan isteyin. "Papilizmin'' mimarı bu vatandaşın vermesi gereken onca hesap varken "Store''daki hesaplarla uğraşmak biraz komik kaçmıyor mu Atıf abi?


Platonik olduğuna inanılan bir aşkın ürkek basamaklarıydı pazar gecesi yaşananlar. Futbolcuya taviz vermeden yalnızca takımı destekleyen bir koro vardı tribünde. Ne yaptığını bilen, aklıselim. Çılgın gibi yağan yağmurla çılgınlar gibi seviştik. O ne muhteşem düetti öyle... Beşiktaş taraftarı kimseden "İcazet'' almadan karşılıksız aşk yaşadığını ima etmeye çalışmıştır o kadar. Siz yoksa tribünde "İstifa'' sesleri mi bekliyordunuz sayın Tükenmez?

D.Bakırlı futbolcular, Beşiktaş'la oynadıkları maçta hatalı taç kararından 2 pozisyon sonra gol yediler diye maçtan sonra hakemi dövmedikleri kalmıştı. Hatta Okan'a yumruk bile attılar. O da 2 maç ceza aldı, o ayrı! Benim takıldığım, cumartesi gecesi çalınan o eyyam penaltısına hiçbir Antepli'nin itiraz dahi etmemesiydi. (Lazarov hariç) Utanmasalar, formaları maç bitmeden değiştireceklerdi. Öyle değil mi sayı